Taraf’ın Neresinde Durmalı?
Taylan Doğan
14 Aralık 2008
Yayın hayatına başladığından bu yana Taraf gazetesi muhalifler arasında tartışma konusu olmaya devam ediyor. Son zamanlarda Taraf’a verilen kamu ve özel şirket ilanlarının kesilmesi ve gazetenin okurlarına dönük destek kampanyası başlatmasıyla birlikte bu tartışma yeni bir ivme kazandı.
Taraf’ın medya yelpazesindeki konumunu daha iyi anlayabilmek için özellikle Kürt sorununa karşı askeri çözümün öne çıktığı ve askeri bürokrasi tarafından mevcut kısmi demokrasinin rafa kaldırıldığı 1990’lardan bu yana gündemde olan “liberal çözüm”ü ele almak gerekiyor.
Türkiye’de “liberal” çözüm, Batı’da Aydınlanma kültüründe önemli bir yere sahip olan “liberalizm” akımının hak etmediği ölçüde devlet merkezli olageldi. Devlet aygıtının zaman zaman soykırımlara/kırımlara varabilen baskıcı geleneğini 21. yüzyılda dahi sürdürebildiği Türkiye gibi bir ülkede elbette bunun anlaşılır sebepleri vardır. Halk inisiyatiflerinin kuşaklar boyunca acımasızca ezilmesi, sivil toplum içindeki bazı kesimlerin toplum tabanına dayalı dönüşümlerden umudunu kesmesine ve yüzlerini devlet aygıtına dönmesine yol açtı. Bu kesimlerin, açıkça ifade edilmese de, temel düsturunun şu olduğunu söyleyebiliriz: Tanzimat’tan bu yana her türlü değişimin yukarıdan aşağıya geliştiği ülkemizde demokratikleşme de ancak devlet içindeki reformcu kanatlarla ittifak yapmakla veya onları değişimci politikalar izlemeye ikna etmekle mümkün olabilir.
Liberal çözüm, altın yıllarını elbette 90’ların başında yaşadı. Turgut Özal’ın 1993’teki ölümünden kısa bir süre önce geliştirdiği Kürt açılımı ve PKK ile savaşın durdurulmasına ilişkin attığı adımlar, bugün ana-akım medyada farklı konumlarda yer alan Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar gibi gazetecilerin aktif bir misyon üstlenmesine yol açmıştı. Yine 90’lı yıllarda Doğu Ergil gibi akademisyenler, çeşitli kurumlara hazırladıkları raporlarda, devletin, Kürt sorununda barışçıl çözümü benimsememesi halinde karşı karşıya kalacağı büyük ölçekli sorunları dile getirdiler. Bununla birlikte, Turgut Özal’ın ölümünden 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına, PKK’nin strateji değiştirmesine ve Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’ye AB tam üyelik perspektifi verilmesine kadar geçen dönemde, liberal çözüm daha çok çeşitli devlet veya sivil toplum kuruluşlarının hazırladıkları raporların sayfalarında kaldı ve devlet katında kendisine etkin bir müttefik bulamadı.
Liberal çözümü savunan çeşitli sivil toplum aktörlerinin devlet katında etkin bir müttefik bulduklarını düşünmeleri için Kasım 2002 seçimlerinde AKP’nin büyük bir oy desteğiyle iktidara gelmesini beklemek gerekecekti. AKP’nin AB sürecine yönelik olarak gerçekleştirdiği anayasal ve yasal düzenlemeler belirli bir aydın kesimi tarafından coşkuyla desteklendi. Siyasi İslam geleneğinden gelen veya bu geleneğe yakın duran Ali Bulaç, Fehmi Koru gibi isimleri bir kenara bırakacak olursak, Ali Bayramoğlu, Kürşat Bumin, Etyen Mahçupyan gibi liberaller AKP’yi Türkiye’de değişim ve dönüşümün baş aktörü olarak lanse ettiler.
2004-2005 dönemine kadar demokratikleşme yolunda sınırlı fakat gelecek vaat eden reformlara imza atan birinci AKP hükümeti, 2005 yılından itibaren temel hak ve özgürlükleri yeniden baskı altına almaya dönük askeri bürokrasi kaynaklı yasal düzenlemelere onay vermeye başladı. 2005’te güya AB’ye uyum sürecinin bir parçasıymış gibi takdim edilen Yeni Türk Ceza Kanunu (TCK) ve 2006’da yürürlüğe giren Yeni Terörle Mücadele Kanunu (TMK), büyük ölçüde Kürt hareketinin sivil kesimini hareketsiz kılmaya dönük önlemler içeriyordu. Ama yeni TCK’da yer alan 301. madde gibi maddeler 2005-2006’dan itibaren yoğun olarak liberal kesimleri de hedef almaya başladı. Bunanla birlikte, yukarıda sözünü ettiğim devlet merkezli liberal çözümü destekleyen aydınlar, 90’lara dönüşün habercisi olan bu gelişmeler nedeniyle AKP’yi sorgulama gereği hissetmediler ve AKP’yi asker-sivil bürokrasiye karşı mücadele eden tarafta göstermeyi tercih ettiler.
Aradan geçen dönemde yaşananları hepimiz biliyoruz. 2007 Nisan ayında Genelkurmay Başkanlığı’nın e-muhtıra vermesiyle başlayan ve nihayet Mart 2008’de AKP’ye kapatma davası açılmasıyla doruğa çıkan bu postmodern darbeler döneminde, AKP sistem tarafından adım adım teslim alınmaya başlandı. Devlet merkezli değişim stratejisini merkeze alan Taraf gazetesi ise, AB süreci ve demokratikleşme yolunda devlet içindeki değişim yanlısı kanatları ve AKP’yi desteklemek üzere Kasım 2007’de yayın hayatına başladı.
Devlet Merkezli Çözümü Destekleyen Liberal Medyanın Sınırları
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Taraf, yayın hayatına başladıktan sonra kendi iç tutarlılığı açısından önemli bir sınav verdi. Ekim başında PKK’nin Aktütün karakoluna düzenlediği saldırı sonrasında liberal bir yayın organı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) askeri zaaflarını gündeme getirdi. Genelkurmay Başkanı’nın ve Tayyip Erdoğan’ın bu yayın politikasını kriminalize etme girişimine karşın, liberal tutumunu terk etmedi ve kapanma/kapatılma riskini göze alarak yayın çizgisine bağlı kaldı.
Bu açıdan, Taraf’ın kendi içinde tutarlılığını korumaya çalışan liberal bir medya organı olduğu bir gerçek. Bu gelişmelerin ardından Taraf’a uygulanan mali baskılar da, mevcut haliyle sistemin, ana-akım medyanın içine kimleri kabul edip kimleri etmeyeceği konusunda son derece katı sınırlara sahip olduğunu gösteriyor.
Bu bakımdan, muhalifler açısından –tıpkı anti-liberal bir söylem gibi– anti-Taraf bir söylem benimsemenin abes olacağını söyleyebiliriz. Biz burada daha çok, mevcut koşullar altında sistemin sistem içi aktörler tarafından değiştirilmesini hedef alan bir yayın organının zorunlu olarak içine girdiği, ancak gerçek anlamda bağımsız ve eleştirel bir medya politikası ile bağdaşmayan tutumları ele almaya çalışacağız.
“Şehitler”e Karşı “Ölü Ele Geçirilenler”
Devlet merkezli dönüşümü merkeze alan Taraf gibi bir medya organının sistemin çok temel öncüllerini benimseyeceği öngörüsünde bulunabiliriz. Türkiye’de olası bir dönüşümün aktörleri olarak öne çıkan sivil bürokrasi ve güvenlik aygıtı içindeki kesimler –tıpkı statükocu kesimler gibi– ana-akım medyadan, düşük yoğunluklu savaşta ölen TSK mensuplarının, “PKK’nın hain saldırıları karşısında kendini savunan ve mayın tuzaklarına kurban giden insanlar” olarak resmedilmesini talep etmektedir. Bu “değişimci” kesimler de, ölen PKK mensuplarına herhangi bir insani nitelik atfedilmemesi, hatta cesetlerinin bile gösterilmemesi yolundaki psikolojik savaş politikasını paylaşmaktadır. Nitekim son yıllarda “ölü ele geçirildi” terimi yerine “etkisiz hale getirildi” teriminin ana-akım medyada kullanıma girmesinin nedeni, oluşabilecek her türlü insani çağrışımı engellemektir. Dolayısıyla, savaşan taraflardan birisi insani acının ve merhametin konusu olurken, diğeri böyle bir ilgiden yoksun kalmaktadır. İzlenen bu politika elbette savaşın insani tahribatından esas olarak Kürt tarafını sorumlu tutmaya yöneliktir.
Taraf gazetesi de yüklendiği misyon gereği benzer öncülleri paylaşacak, insani tahribattan TSK’yı sorumlu tuttuğu durumlarda ise, yönelttiği sorular “TSK neden kendi personelinin hayatını yeterince koruyamıyor?” şeklindeki sorgulamalarla sınırlı kalacaktır.
Sonuç olarak, devlet merkezli çözümleri öne çıkaran Türkiye tarzı liberal yayıncılık, evrensel gazetecilik normlarının uzağında kalacak, savaşan tarafların her ikisi için de tarafsız bir dil kullanmayacaktır. Burada bir karşı-örnek olarak, İrlanda kurutuluş Ordusu (İRA) ile İngiltere arasındaki çatışmalarda BBC’nin, bir devlet kurumu olmasına karşın, asla “terörist” nitelemesini kullanmadığını gösterebiliriz.
Taraf’ta yayımlanan Güneydoğu’daki çatışmalarla ilgili haberlerde, bu çifte standardın çok sayıda örneğini bulabiliyoruz.
İnsan Hakları İhlallerinin Sınırlı Haberleştirilmesi
Ülkemizde 24 yıldır süre giden savaşın barışçıl bir çözüme kavuşması, büyük ölçüde “terörizmin ne olduğu” ve “hangi durumlarda tarafların terör suçlamasını hak ettiği” sorularına kamuoyunda sağlıklı yanıtlar bulunabilmesiyle ilgilidir. Dünyanın pek çok yerinde uzun süreler devam eden benzer çatışmalar, sürecin bir yerlerinde “devlet terörizmi”nin korkunçluğunun açığa çıkmasıyla sonlanabilmiştir. Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl bir çözüme kavuşmasında, devletin gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerinin kamuoyuna yansıması ve yaygın şekilde tartışılması bu açıdan kilit önemdedir.
Türkiye’de gerek göreli bir liberalleşmeyi gerekse mevcut statükonun devamını arzu eden devlet içi güç odakları ortak bir paydada buluşmaktadır: Eğer bu sorunun, Türkiye’deki devlet geleneğinin radikal biçimde sorgulanmadan “çözülmesi” gerekiyorsa, devlet kaynaklı yaygın insan hakları ihlalleri kamuoyunun gözünden saklanmalıdır.
Taraf gazetesi, örneğin 2008 Newroz gösterilerinde olduğu gibi kitlesel gösterilere yapılan çok sert polis müdahalelerini ve meydana gelen can kayıplarını haberleştirdi. Bu açıdan Taraf’ın, bölgedeki insan hakları ihlalleri karşısında tamamen duyarsız bir yayın politikası izleyen ana-akım medya ile bir tutmak doğru olmaz.
Buna karşın, gerek Türkiye genelinde gerekse bölgede meydana gelen insan hakları ihlallerinin Taraf’ta kapsamlı şekilde haber yapıldığını söylemek güçtür. Örneğin Taraf gazetesini düzenli olarak takip eden bir okur, Güneydoğu’da düzenli bir artış gösteren insan hakları ihlalleri hakkında, bu ihlallerin boyutuyla orantılı bir fikir edinemeyecektir. Hatta varsayımsal okurumuz, DTP’liler ve genel olarak kimlik taleplerini dile getiren Kürtler üzerinde süre giden dava ve hapis cezası teröründen büyük ölçüde habersiz kalacaktır. Halbuki son yıllarda bölgede 301. maddeden yargılanmak bile lüks hale gelmiştir. Örgüt üyesi olmayanlara uygulanan ve daha düşük bir hapis cezası öngören yardım/yataklık suçu ise yeni TCK’da kaldırılmıştır. Basın açıklaması yapan ya da toplantı ve gösterilere katılan yüzlerce kişi, “örgüt üyesi olmasa da örgüt adına eylem yapmak”tan yargılanmakta ve “örgüt üyesi olanlar”la aynı cezayı almaktadır. Bunun yanı sıra, “örgütün propagandasını yapmak” ve “suçu ve suçluyu övmek” gibi suçları işledikleri gerekçesiyle gazeteci, insan hakları savunucusu, siyasetçi, STK üyesi yüzlerce kişi yargılanmakta ve çeşitli hapis cezalarına çarptırılmaktadır. Taraf gazetesinde Kürt hareketinin çeşitli vesilelerle eleştirilmesiyle gündeme gelen Kürt siyasetçiler, uğradıkları insan hakları ihlalleri nedeniyle pek haber konusu yapılmamaktadır.
Bu görüşe itiraz edilebilir. Taraf’ın sonuçta liberal bir gazete olduğu, insan hakları ihlallerini kapsamlı şekilde duyurmak gibi bir misyonu olmadığı ifade edilebilir. Bu noktada biraz durup düşünelim. “İnsan hakları ihlallerini gerçek boyutuna uygun şekilde haberleştirmek” özel bir gazetecilik misyonu olabilir mi? Böyle bir şeyin, örneğin ağırlıklı olarak Kürt medyasının misyonu olduğunu, diğer medya organlarından bu kadarını beklemenin fazla kaçacağını öne sürebilir miyiz? Bunun yanıtı, “siyasi çizgisinden bağımsız olarak, bağımsız ve eleştirel bir medya organının işlevleri arasında insan hakları ihlallerinin düzenli olarak takip edilmesi ve haberleştirilmesi var mıdır?” sorusuna verilecek yanıtta gizlidir. Evrensel gazetecilik normlarını esas alırsak, elbette vardır.
Taraf’ın ülkemizdeki insan hakları ihlalleri konusundaki göreli duyarsızlığını açıklamak zor olamasa gerek: Temel amaç kamuoyu baskısı yaratarak yüksek siyaset düzeyinde reformcu politikalar izlenmesini sağlamaksa, insan hakları ihlalleri de bu mantık doğrultusunda araçsallaştırılacak, dolayısıyla ne kadar gerekiyorsa o kadar haberleştirilecektir.
Kampanyalar ve Sansasyonel Habercilik
Taraf gazetesi üstlendiği misyon gereği konjonktürel kampanyalar yürütmekte ve bu amaçla sıkça sansasyonel bir yayıncılık politikasına başvurmaktadır. Bunun en iyi örneği, paşaların da içeri alınmasıyla sonuçlanan Ergenekon operasyonları ve Ergenekon davası iddianamesi üzerinden yürüttüğü kampanyadır. Bir diğer örneğin ise, AKP’ye açılan kapatma davasına karşı yürütülen kampanya olduğu söylenebilir.
Ergenekon operasyonları sırasında ve savcının iddianamesi açıklandıktan sonra Taraf’ı düzenli olarak izleyen bir okur, eleştirel mesafesini yitirdiği ölçüde, şu sonuca varacaktır: AKP, Türkiye’de derin devlet yapılanmasının temizlenmesi amacıyla kapsamlı adımlar atmakta ve demokratik rejime karşı darbe tezgahlamaya kalkışan generalleri adalet önüne çıkarmaktadır. Savcının hazırladığı iddianameye göre açılan dava ise 90’lardan bu yana işlenen pek çok faili meçhul cinayetin üzerine giderek sonunda demokratikleşme sürecine karşı girişilen derin devlet operasyonlarını açığa çıkaracaktır. Buna karşın, Kürt hareketi bu demokratikleşme hamlesine mesafeli yaklaşmakta, sırf AKP’ye puan kazandırmamak adına Ergenekon örgütlenmesine karşı başlatılan sürecini desteklemekten kaçınmaktadır.
Halbuki daha iddianamenin açıklandığı ilk gün, Ergenekon operasyonunun sınırları da açığa çıkmıştı ve bu sınırları görebilmek için konunun uzmanı olmak gerekmiyordu. Birincisi, “temizlik” emekli askerlerle sınırlı tutulacaktı. İkincisi, iddianamede başka derin operasyonlara yapılan atıflar ne olursa olsun, sanıklar somut olarak iki olaydan – Cumhuriyet gazetesine bomba atılması ve Danıştay saldırısı – sorumlu tutulmuşlardı; böylece “terör örgütü” kuranlar sadece tek bir cinayetten (Danıştay üyesi hâkimin öldürülmesi) yargılanacaklardı. Üçüncüsü, Fırat’ın doğusuna, yani JİTEM’in asıl operasyon bölgesine geçmemek konusunda kesin bir kararlılık vardı. Dördüncüsü ise, paşaların darbe hazırlığı yaptıkları için yargılanmalarını sağlayacak biricik belge, yani Darbe Günlükleri, iddianamede yer almıyordu ve paşaların yargılanması bir başka bahara kalacaktı.
Peki bu apaçık gerçeklere karşın Taraf neden Ergenekon operasyonuna abartılı bir misyon yükledi ve Kürt hareketini yeterince “demokrat” davranmadığı için hedef tahtasına koydu? Çünkü peşinden koşulan siyasi gündem, nesnel ve eleştirel bir gazeteciliğin okura karşı sorumluluklarına ağır basmıştı. Peşinden koşulan siyasi gündem belliydi: Ülkedeki askeri vesayet rejimine karşı AKP’nin ve devlet içindeki olası değişimci kesimlerin elini güçlendirmek ve diğer bütün sistem-karşıtı güçleri devlet merkezli bu liberal gündemin yedeğine almak. Kürt hareketine insaf boyutlarını aşan ölçülerde saldırılmasının nedenlerinden birisi, elbette böyle bir yedeklenmeye karşı durmasıyla ilgiydi.
Peki ya AKP, derin devlete karşı beklendiği ölçüde ciddi bir demokratikleşme hamlesi içine girmeye niyetli değilse ne olacaktı? Demokratikleşme özlemi içindeki kesimler bir anlamda manipüle edilmiş ve hayal kırıklığına uğratılmış olmayacak mıydı? Bu sorunun yanıtı, aynı zamanda Türkiye’deki devlet merkezli liberal muhalefetin açmazına işaret etmektedir: Yüksek siyaset bölgesinde AKP’den başka alternatif yoktur; toplum ise yüksek siyaset dünyasında konumlanan aktörlerin öncülüğü olmadan gerçek bir değişim yaratabilecek güçte değildir. Sonuçta demokratikleşme talebi olan geniş kesimler kendilerini statükocu güçler karşısında bir kez daha yenilmiş hissetseler de, genel olarak durum zaten mevcut halden daha kötü olmayacaktır. Öyleyse denemekte fayda vardır.
Böyle bir medya politikası, okurların meydana gelen olaylar hakkında açık bir zihinle fikir yürütebilmesini ve taleplerini buna belirlemesini ikinci derecede bir amaç olarak kodlamakta; beklentilerini gerçekmiş gibi sunarak toplumu yüksek siyaset aktörlerinin yedek gücü haline getirme, ardından da demoralize etme riskini göze almaktadır.
Spekülatif Yayıncılık: Kürt Hareketi Barışı İstemiyor Mu?
Ergenekon iddianamesinin açıklanmasından bu yana Taraf gazetesinde, özellikle köşe yazılarında, istikrarlı şekilde Kürt hareketine yönelik spekülatif bir yayıncılık çizgisi izleniyor. Elde somut olgular olmadan, genellikle devlet içi kaynaklara ve PKK karşıtı Kürt siyasetçilere dayanılarak, Kürt hareketinin Ergenekon’la bağlantısı olduğu, tam AB reformlarına hız kazandırılacağı ve barışın önünün açılabileceği dönemlerde büyük ölçekli silahlı eylemlere giriştiği iddiaları ortaya atılıyor. Sonuçta, Taraf okurlarına şöyle bir mesaj vermiş oluyor: Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl çözümünün önündeki engel sadece devletin izlediği tekçi politikalar değildir; Kürt hareketi de bilerek veya bilmeyerek şiddetin artmasından ve savaşın süre gitmesinden sorumludur. Bu mesajın, okurların zihninde uyandıracağı mantıksal sonuç bellidir. Öyleyse, barışın gelmesi için Kürt hareketinin silahları gömmesi gerekmektedir. Nitekim son günlerde Taraf’ın MİT ve Bölgesel Kürt Yönetimi (BKY) kaynaklarına dayanarak PKK’lilere “onurlu bir af” çıkarılması için yapılan hazırlıkları destekler nitelikte haberler ve köşe yazıları yayımlaması, “Türklerin silah zoruyla Kürt sorununun çözümünü asla kabul etmeyeceği” (Ahmet Altan, 14.12.2008) öncülüne dayanmaktadır. PKK’liler dağdan indikten sonra Kürtlere hangi hakların tanınacağı veya herhangi bir hak tanınıp tanınmayacağı ise, bu medya çizgisinin gündeminin dışında yer almaktadır.
90’lı yıllarla bir karşılaştırma yaparak, ülkemizdeki liberal muhalefetin geçirdiği dönüşümü görebiliriz. 90’lı yıllarda PKK silahlı mücadeleyi esas alan bir strateji izlemesine karşın, ülkemizdeki liberal aydınlar şiddete dayalı devlet politikaları üzerinde yoğunlaşıyor ve yaşanan büyük insani kayıpların esas sorumlusunun devlet olduğunu dile getiriyorlardı.
PKK’nin reformcu çözümlere çok daha açık olduğu 2000’li yıllarda ise, liberal aydınlar tarafından iki taraf arasında neredeyse bir simetri kuruluyor ve yasal Kürt muhalefeti PKK’yi açıktan eleştirmediği ölçüde demokrat olmamakla eleştiriliyor. Peki değişen ne oldu da böylesine tuhaf bir tersine dönüş gerçekleşti?
Elbette bu tersine dönüşün esas belirleyeni uluslararası koşullarda meydana gelen değişimdir. Başka bir yazıda ele alınabilecek bu belirleyici faktörü bırakıp ülke içine dönersek, söz konusu değişimin temel nedeni, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, 2000’li yıllarda ilk kez devlet merkezli liberal çözümün olasılık dahiline girmiş olmasıdır. Böyle bir çözüm ihtimalinin ufukta belirmesi, liberalleri, kamuoyunda “kanaat önderliği” diyebileceğimiz bir konum almaya itti ve Taraf da bu gelişmenin bir ürünü olarak yayın hayatına atıldı.
Böylece artık liberal muhalefet, Türkiye’nin yaşadığı ağır sorunlar karşısında ilkesel ve etik temelli tavırlar almayı görece ikinci plana itti ve reel politik hesapları öne çıkardı. Liberal cenahtan bakınca, Kürt sorunu açısından devlet içindeki olası değişimci kanatların kabul edebileceği bir çözümün önerilmesi gerekiyordu. Bu çözümün vazgeçilmez bir bileşeni ise, yasal Kürt muhalefetinin “PKK ile arasına mesafe koyması”nın ve PKK’nin silah bırakmasının sağlanmasıydı.
Taraf’ın Ergenekon iddianamesinin açıklanmasından bu yana Kürt hareketine dönük şaibeler yaratan ve devletin yanı sıra bu hareketi de yaşanan şiddetten sorumlu tutan bir yayıncılık politikası izlemesi, devlet merkezli bu çözümü hayata geçirmeye dönük bir propaganda kampanyasıdır.
***
Muhaliflerin Taraf’a ilişkin değerlendirmelerde bulunurken özellikle bu son hususun ima ettiği gerçeklik üzerinde kafa yormalarında fayda var. Karşımızda, devlet merkezli çözümleri öne çıkaran, kendine özgü bir politik gündeme sahip bir medya organı duruyor. Bu gündemin, askeri vesayet rejimini özellikle somut olaylar üzerinden sorgulaması gibi olumlu sonuçlarının yanı sıra, görmezden gelemeyeceğimiz ölçüde ciddi bedelleri de var. Bu bedeller, evrensel gazetecilik normlarından uzaklaşmayı, insan hakları ihlallerini bütün kapsamıyla duyurmamayı, sonuçta demokrasi özlemi içindeki toplum kesimlerinde hayal kırıklığı yaratacak sansasyonel kampanyalar yürütmeyi ve çok büyük ölçüde devlete ait olan insani yıkım suçunu Kürt hareketine de paylaştırmayı içeriyor.
İkinci olarak, muhaliflerin kötünün iyisini tercih etme psikolojisine girmemesi ve mevcut olanı, olması gerekenin standartlarına göre değerlendirmekten vazgeçmemesi gerekiyor. Taraf gazetesi, bu açıdan son derece olumlu bir işlevi de yerine getirebilir. Bağımsız ve eleştirel bir medyanın hangi özelliklere sahip olması gerektiği tartışmalarına hız kazandırabilir. En önemlisi de bu tür özelliklere sahip –küçüklü büyüklü, basılı veya internet ortamında– medya araçlarını hayata geçirmek konusunda sorumluluk üstlenmenin hayati önemini açığa çıkarabilir. Ne de olsa sistem-karşıtı olmaya çalışan muhalifler açısından ana-akım medyaya lanet okumakla yetinmek artık pek mümkün görünmüyor. Taraf’a sövüp saymak ise tam bir acizliğin göstergesi.






