İnegöl'de ne oldu?

Gökhan Özcan
29 Temmuz 2010

Bilenler vardır, ben İnegöllüyüm. 1982 yılında üniversite tahsili için ayrılıp Ankara'ya geldim ve o zamandan beri düzenli olarak sadece bir yıl, askere gitmeden önceki işsizlik dönemimde İnegöl'de kaldım. Ama ailem hala orada yaşıyor ve ben de sık sık gidip geliyorum. Geçen hafta da İnegöl'deydim. İnsanın doğduğu ve her anlamda bir parçası olduğu topraklara bağı kolay kopmuyor. Ankara'da geçen uzun yıllara (iki yıl sonra 30 yıl olacak) rağmen, renkler ve zevkler konusunda İnegöllülüğümde pek bir değişiklik olmadı. Ama bunu söylerken şunun da farkındayım: Ben bu tartışılmaz memleket bağını 82 yılında çantamı alıp arkamda bıraktığım İnegöl'le ve ondan öncesiyle kuruyor, onu saklıyorum.

Şimdilerde gittiğim İnegöl çok da hafızamdaki o fotoğrafa benzemiyor maalesef. Naçizane gözlemim o ki; İnegöl de, göç alan diğer bütün şehirlerimiz gibi kontrolsüz bir değişim ve zaptedilemez bir büyüme girdabına yakalanmış durumda bugün. Anormal bir hızla büyüyor, gelişiyor ama bunu sindirecek vakti bulamıyor. Dolayısıyla bu obez büyüme çok boyutlu olarak şehri yoruyor, arızalara yol açıyor. Sosyal anlamda birtakım üzücü reflekslerin ortaya çıkması şaşırtıcı değil benim için. Elbette her yaşanan olay belli bir zemine ihtiyaç duyar, o zemin olmasa bu olay gerçekleşmezdi. Onlarca insanın öyle ya da böyle içinde olduğu bir olaydan sözediyoruz. Ancak meselenin bütün bu derinliklerinden arındırılarak basit bir Türk-Kürt çatışmasına çekilmesinde de ciddi sıkıntılar görüyorum.

İnegöl belki de kurulduğu günden beri göç alan bir şehrimiz (Özellikle ilçe demiyorum çünkü her açıdan şehir karakterine sahip bir beldedir). Yani "göç" ya da "göçmen" kavramına hiç yabancı değil İnegöl. Şehrin yerlileri manavlar ile Boşnaklar, Çerkezler, Arnavutlar, Tatarlar, Lazlar, Gürcüler ve Kürtler çok uzun zamandır birlikte uyum içinde yaşama pratiğine zaten sahipler. Benim çocukluğum tam böyle bir mozaik sokakta geçtiği için bunun ne kadar köklü bir uyum olduğunu da gayet iyi biliyorum. Her komşunuzun farklı bir memleketten geldiği, farklı renk ve zevklerin aynı sofraya taşıdığı müthiş zenginlikte bir yerdi o sokak... Yaşadığım en iyi yerdi ve bugün hâlâ burnumda tütüyor o muhabbet inanın. Yakın zamanlara kadar bu farklılıklardan kaynaklanan en ufak bir sıkıntı olmadığı gibi bu farklılıkların getirdiği zenginliklerin nimetleri yerli yerinde duruyordu. Merak edenler için hemen belirteyim bu güzel mozaiğin içinde Kürtler de çok eski yıllardan beri vardır. Doğudaki çeşitli depremlerin ardından bu bölgeye yerleştirilen azımsanmayacak sayıda bir Kürt nüfus vardır bu bölgede. Yakın zamanlara kadar iki tarafın bir arada yaşamakla ilgili en ufak bir şikâyeti olduğuna ben tanık değilim.

Peki, bugün ne oluyor? Nasıl oluyor da herkesi üzen, en başta da İnegöllüleri üzen böyle bir hadise yaşanabiliyor İnegöl'de?

Öncelikle bu yangında kıvılcımın basit bir sokak kavgasından çıktığını ve hadisenin bu aşamada siyasi bir niteliğinin olmadığını söyleyebilirim. Benim yaptığım görüşmelerden edindiğim intiba bu. Zaten meseleye aklıselim çerçevesinde bakan herkes bunu tespit ediyor. Ancak kıvılcımın yangına dönüştüğü aşamada öyle anlaşılıyor ki körük vazifesi gören gerilim arttırıcı kimi provokatif unsurlar var. Mesele sıcak ve araştırmalar devam ediyor, bu noktada daha fazlasını söylemek doğru değil. Ancak bu noktada şunu hepimiz iyi düşünmeli ve tartışmalıyız: Neden yıllar boyunca bu türden tek bir ahenk ve asayiş bozucu hadisenin yaşanmadığı şehirlerimizde, şimdi insanların birbirine karşı öfkesi-nefreti-korkusu-tedirginliği bu seviyelere kadar yükselebiliyor? Toplumsal aklıselim neden devreye girmiyor ve böyle 'beklenmedik' hadiseler meydana gelebiliyor?

Son cümlede 'beklenmedik' sözcüğünü neden tırnak içine aldım, bunu da sonraki yazıya bırakalım.