Olmaz diye diye olur
Nabi Yağcı
29 Temmuz 2010
Kırk yılın başı bir sevinç yaşamıştık, “çocuklar özgür” diye; ama İnegöl ve Hatay/Dörtyol’da çıkan olaylar, bir tutamlık sevincimizi yine aldı götürdü. “İç savaşa beş var” diye yazdığımda bazı dostlarım acaba biraz abartılı mı diye düşünmüşlerdi; ben de yazımın başlığını seçerken doğrusu tereddüt yaşamıştım ama tereddüdüm abartmış olma kaygısından kaynaklanmıyordu, bu başlık acaba moral bozucu olur mu diye düşünüyordum. Fakat tehlikenin yaklaşmakta olduğu hissi içimde öylesine güçlüydü ki tehlikeyi adıyla söylemek gerekir demiştim.
Yeni değil çok önceden somut örneklerden çıkarak Türk-Kürt kardeş kavgası tehlikesinden çok kişi söz etti. Fakat haklı olarak “olmasın” diye düşündüğümüz için bilinçdışı bir tepkiyle tehlikeyi hep uzakta görmeyi tercih ettik. İnsani bir davranış biçimidir bu, tehlikeyi, kötüyü, acıyı erteleme duygusu, görmek istememe, kabullenmeme, yok sayma hali. Ama gerçekler direngendir, koşulları varsa eninde sonunda kendini kabul ettirir.
Türkiye’de iç savaş koşulları var mı?
Ne yazık ki, maalesef, evet artık var.
Düne kadar Türklerle Kürtlerin Türkiye’nin her yerinde iç içe yaşıyor olduğu gerçeğinden hareketle “biz kardeşiz, iç savaş çıkmaz” avuntusu vardı; oysa bu gerçek yani ortak yaşam alanlarının iç içe oluşu bugün tam aksine bir iç savaş için koşulları elverişli hale getiriyor. Zira çatışmadan farklı olarak iç savaş hali, çatışmanın tarafı olmayan ve hatta çatışmaya karşı olan masumların sırf etnik kökenleri nedeniyle saldırıya uğrayıp yok edilmek istenmesi durumudur.
Dikkat edelim, son olaylarda iki taraflı bir çatışma hali yoktur. “Türkler” diyerek genelleştirmek istemiyorum, henüz öyle de değil kuşkusuz, kışkırtılmış ırkçılar BDP binalarına saldırıp Türk bayrağı çektiler yanı sıra Kürtlerin işyerlerine ve evlerine saldırdılar. Kürtler şu anda Güneydoğu hariç ülkenin her yerinde ve özellikle ırkçı kabarmaların olduğu Karadeniz, Marmara ve Ege kıyı şeritlerindeki illerde can güvenliği tehdidi altındalar.
12 Eylül öncesinde anarşi ve terör adı takılan olaylar sırasında mahallelerde solcuların ve ülkücülerin ve ailelerinin hızla nasıl silah tedariki içine girdiklerini görmüş biri olarak bu gelişmeleri kaygıyla izliyorum. Tehlike hissim bu deneylerin doğurduğu bir his, gaipten gelen değil. Bu günlerde çok eminim ki silah tacirleri, ölüm tüccarları “piyasamız canlanıyor” diye ellerini ovuşturmaktalar. Hiç kuşkunuz olmasın ki kışkırtmaların ardında onların da parmağı var.
İnegöl ve Hatay’da tek taraflı saldırı mahiyetinde olan bu provokasyon, başka olaylarda Kürtlerin de canlarını, ailelerini, işyerlerini korumak için silaha sarılmaları halinde bilelim ki, söylemeye dilim varmıyor ama o gün iç savaşın lanetli ilk gününe dönüşebilir.
Türkiye dünyada birçok örneğini görmüş olduğumuz türden bir iç savaş yaşamadı. 12 Eylül öncesi yaşananlar gerçek anlamda iç savaş değildi, çatışma Kahramanmaraş katliamı hariç halkın içlerine kadar yayılmış olmadığı gibi etnik temelli karşılıklı nefret duyguları yoktu.
Bir iç savaş tehlikesinin kaynağı, nedenlerinden bağımsız olarak rol oynayan ve bu nedenle başlı başına yıkıcı bir enerji gücüne sahip olan “etnik nefret” duygularıdır. Etnik nefret duyguları bir zehir gibi bir kez damarlardaki “asil kanda” akmaya görsün, sonrasında saldırılar için hiçbir neden gerekmez, birilerinin akşam başının ağrıması ya da akşam karısına kızması sabah ötekine saldırı için yeterli olur.
Gözü kulağı olan herkes farkındadır, Türkler ve Kürtler arasında etnik temelli nefret duyguları ilk kez hiç olmadığı kadar mesafe almış durumda. Durumun vahametini anlamak için ırkçı ideolojiyi siyasi bir çizgi haline getirmiş olan MHP gibi siyasi çevrelere değil asıl, dünün kimi ilericilerine, demokratlarına, solcularına kulak vermek gerek. İnsanın şaşkınlıktan ağzı açık kalıyor, “pes, bu kadar mı artık” diyorsunuz. Apaçık Kürt düşmanlığı yapılıyor. Bunlara CHP çevrelerinde sıklıkla rastlar olduk. Buralarda bile Kürt karşıtlığı bu boyutlarda ırkçı nefret duyguları halini almış ise gerisini tahmin etmek zor değil.
Şunu bunu suçlamadan önce nedenlerinden bağımsız bir yıkıcı güç olan etnik nefreti masaya yatırmak gerek. Bu nefret yalnız Kürtlere yönelmiyor, Ermenilere, Yahudilere, Türk olmayan ötekilere yöneliyor ama bir iç savaş ancak Türk-Kürt çatışması temelinde doğabilir. Bu nedenle gerekçeleri ne olursa olsun, PKK’nın eylemleridir, şehitlerdir, ne olursa olsun Kürt düşmanlığına fırsat verilmemeli. Bunun yolunun, Güneydoğu’da süren silahlı çatışma ile iç savaş tehlikesini iki ayrı olgu olarak görmekten geçiyor. Irkçı nefret duygularının, nedenlerinden bağımsız “bir insanlık suçu” oluşturduğunu ve bu suçun bizdeki somut biçiminin Kürt düşmanlığı olduğunu anlatmayı başarabilmeliyiz.
“Komşuma dokunma” diyebilmeliyiz.






