Kara Propaganda Cenneti Türkiye
A. Baran Düzgün
25 Temmuz 2010
Türkiye egemenlerinin en temel özellikleri, gerçeği ters-düz etme konusundaki maharetleridir. Toplum mühendisliği projeleri ile şekillendirilen toplum gerçekliği göz önüne alındığında egemenlerin kara propagandadaki başarılarını anlamak mümkün oluyor. Kara propaganda, devlet yönetenlerinin temel özelliği olarak ortaya çıkıp, sıkıştıkları her dönemde yapılmış olsa da, son yıllarda kara propagandanın hedefinde Kürt hareketi ve Kürt halkı bulunuyor. Yaşanan savaş gerçekliğini gizlemenin yegane yolu dezenformasyon, manipülasyon ve elbette yöntem olarak kara propaganda oluyor. Başka türlü kendini bu kadar derinden etkilenmesine rağmen savaş gerçekliğine bu kadar uzak bir toplum gerçekliği olamaz.
Sorunu inkar ve imha üzerine kuran bir sistem, gelinen aşamada geçmişte uyguladığı katliam politikalarını aynı kaba tarzda uygulayamayınca ağırlık verilen çarpıtma, yalan ve asparagas haberler üzerinden inceltilmiş bir asimilasyon, imha ve tasfiye hareketine yönelmiş durumda.
Yıllarca Kürt hareketini “üç -beş çapulcu, kandırılmış gençler, dış mihrakların maşası” olarak nitelendiren egemenler, seçimlerle ortaya çıkan Kürt özgürlük hareketinin siyasal iradesini artık gizleyemez duruma gelmişti.”Üç- beş çapulcu” milyonların iradesi olarak açığa çıkmıştı. Kara propagandacıların toplumun gözünden gizleyemediği bu çıplak gerçek hemen seçimlerin ardından tutuklamalara dönüştü. Yeni açığa çıkan durumda ise başka bir yalan ortaya atıldı ”tutuklananlar KCK’ li”.Tamamen hukuksuzluk ve acizlik politikası olan bu söylem dolaylı olarak başka bir gerçeği ifade ediyor. O zaman egemenlere sormak lazım seçilmiş belediye başkanları, siyasetçiler eğer KCK’ li iseler devlet açısından zaten her şey bitmiş olmuyor mu? Yasal olmayan bir örgüt halkın böylesine desteğini alıp belediye kazanıyorsa, siyaseti belirliyorsa bu KCK’nin etkisini ve halk desteğinin büyüklüğünü ortaya çıkarmıyor mu?
Bu kara propaganda faaliyeti milli kardeşlik projesi ile devam etti. Kürt hareketini tasfiyeye dönük bu plan çerçevesinde Kürde ait ne varsa farklı anlamda ret edildi. Siyasetçileri tanınmadı, iradeleri kabul edilmedi, çocukları zindanlara dolduruldu ve dağlarda operasyonlar artırılarak sürdürüldü. Atılan her adım PKK tarafından sürdürülen tek yanlı ateşkese karşı savaş girişimleri ve ilanı olmasına rağmen egemenler bir kez daha yalan söylüyor. Egemenler savaşı geliştirmelerine rağmen savaşı isteyenin PKK olduğu yalanını propagandistleri aracılığıyla yayıyorlar. Sağlıklı düşündüğümüzde PKK ateşkes durumundayken, gerillalara operasyonları arttırarak sürdürmek, önderliğine direkt imha amaçlı yönelmek, siyasetçilerini, çocuklarını tutuklamak, Siirt’te, Dersim’de, Van’da olduğu gibi tecavüz kültürü ile halka yönelmek savaş ilanı değil midir? Kim savaşı istiyor; PKK ateşkes ilan etmişken, bütün bu kışkırtmaları yapmak savaş ilanı değil midir?
Bugün çatışmaların artmasıyla kayıplar da artıyor. Kayıpların artmasıyla Türkiye ordusu, medyası yöneticisi ile yeniden kara propagandaya girişti. Yönetilen özel savaş politikasının gereği olarak duygusal ajitasyonlarla besleniyor bu politikalar. En son asker çocuğu olan Buse için yapılan yayınlar tamamen duygulara hitap ediyor. Savaşın yakıcılığında Buse’ yi konuşanlar ise Ceylanları, Uğur Kaymazları hiç görmemişlerdi. Savaş ettiğinde insani ahlaktan bahsedenler Buse’nin kardeşi minicik Sude’yi savaş propagandasının argümanı haline dönüştürüyor. Minicik bir çocuğun gözyaşlarını kullanmaktan çekinmeyenler katledilen Kürt çocuklarının acısını, masumluğunu, suçsuzluğunu hiç görmediler. Niyet Kürt özgürlük hareketini karalamak için de olsa çocuk masumluğunun kullanılması kara propagandanın en çirkin tarzıdır. ‘Taş atan çocuklar’ da Kürt hareketine karşı propaganda için “çocukları kullanıyorlar” diyenler, televizyonlarda Sude’yi seyredince utandılar mı?
Bu dönemin en popüler yalanı ise moda tabirle” taşeron” söylemi. Başbakan bu konuda marifetlidir, her dönem oturduğu yerden bir şeyler uydurur. Uydurduğuna kendi inanmasa da kullanmaktan geri kalmaz. Düne kadar Kürt özgürlük hareketini dış mihraklı olarak karalayanlar, bugün taşeron yaptılar. Dün dış mihrakların kim olduğunu söylemeyenler bugünde kimin taşeronu olduğunu açıklayamıyorlar. Kuruluşundan bu yana gerek bölge, gerekse dünya emperyalistleri tarafından tehlike olarak görülen ve tasfiye edilmek istenen Kürt özgürlük hareketi, öz gücüyle ayakta duruyor. Halkının desteği dışında dayandığı bir güç olmadığı, pratikte önderliğinin yaşadıklarıyla fazlasıyla kanıtlanmış durumda. Bunun dışındaki söylemler ise ispat edilememiş yalan durumundadır. Oysa Kürt özgürlük hareketini taşeron olarak suçlayanlar, göbeklerinden emperyalizme ve işbirlikçilerine bağlıdır. İran, Suriye, Irak ile işbirliği yapanlar, İsrail ve ABD’ye bağımlı olanların PKK’yi taşeron olarak suçlaması komik kaçıyor. Taşeronluk tartışılacaksa ABD’nin BOP projesinin başbakanı olmakla övünmek en büyük taşeronluk değil midir? ABD için başka bölgelere asker yollamak değil midir? Kendi ülke ekonomisini IMF’ye teslim etmek değil midir? En büyük taşeronluk ise oturduğun başbakanlık koltuğunu bile dış güçlerin yardımıyla almak değil midir?
Birçok örnekle daha da tartışılabilecek olan kara propaganda yönetenlerin temel karakteristik özelliği olarak ortaya çıkıyor. Tek dil, din, ırk esasına dayalı olan resmi ideolojinin varlığı ancak bu yalanlara dayandırılarak sürdürülebiliyor. Defalarca açığa çıkmasına rağmen yalanda ısrar etmek ancak bu yöneticilere has bir özellik. Şeffaflıktan, açıklıktan karanlıktan korkan yarasalar kadar korkan yönetenlerin kara propagandasına karşı yapılacak olan ise ancak daha fazla aydınlatma ve bilgilendirme faaliyetidir. İlerici güçler ve demokrasi güçleri kara propagandaya karşı aydınlatma ve bilgilendirme faaliyeti yürütmek zorundadır.






