BDP ve iç tehdit tanımlamaları

Ayhan Bilgen
03 Şubat 2010

İktidar partisinin kuruluşunda öncü kadrolardan birisi olan, ancak daha sonra geri planda kalan Salih Kapusuz ilginç bir rakam vermiş. 'PKK dört Kürt gencinin kurduğu bir hareket değildir... Abdullah Öcalan'ın arkasında 28 devlet var' demiş. Bu sözlerin sarf edildiği günlerde bir yandan da Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin (MGSB) değiştirilme tartışması yapılıyor.

Önce MGSB konusunda yapılması düşünüldüğü iddia edilen değişiklikleri ele alalım. Tehdit algısının kendisi de belirleniş biçimi de hukuk devleti ile bağdaşmayan bir ülke konumunda olduğumuzu gösteriyor. Bu konseptin tümden masaya yatırılması yerine, sadece İrtica konusunun tehdit kapsamından çıkarılması yine yanlış hesap izlenimi vermektedir.

Daha önemlisi ise bir yanda açılım tartışmaları yaparken diğer yanda 'bölünme korkusu' eksenli tanımlamadan geri adım atılmaması. 'Terörle mücadele ederken evrensel değerleri' göz ardı etmeme söylemi, sorunun çözümüne dair cesur adım atma psikolojisinden oldukça uzaktır. Sorunun ana paradigması değişmişken sadece mücadele yöntemine yönelik bir tanımlama önemli, ama asla yeterli değildir. Tehdit odağı olarak gördüğünüz muhatabın talep ve söylemindeki yeni durumu dikkate almadan güvenlik konsepti geliştirmeye çalışmak Türkiye'ye özgü bir durum olarak karşımızda durmaya devam etmektedir.

Kürt hareketi Türkiye toplumu için mi, Türkiye devleti için mi tehdit oluşturmaktadır? İkisi arasında ciddi bir farkın olduğunu inkar etmek kolay değildir. Toplumsal gerçekliklerin ülke siyasetine yansıma potansiyeli yani demokrasinin asgari gerekleri, bu noktada belirleyici bir ölçüttür. Toplumun daha dindar kesimlerinin inanç ve tercihleri nasıl iç tehdit olarak görülemezse, Kürtlerin en haklı talepleri de tehdit olarak görüldüğü müddetçe demokratikleşmeden söz edilemez. Türkiye'de devlet ile toplum arasındaki gerilim alanları, deyim yerindeyse 'baş çelişki' olarak önümüzde durmaktadır.

Bu durumda BDP'den beklenti çok önemlidir. BDP ne söyler, nasıl söylerse iç tehdit konseptinden çıkabilir? Her şeyden önce, korkularla yönetilen bir devlet ve toplum ekseninden baktığımız müddetçe, bugüne kadar hayata geçirilmeyen haklardan kaynaklı talepleri göz ardı ederiz. O halde hem en doğal hakları talep eden bir siyaset, ama aynı zamanda toplumun geniş kesimlerinin korkularını aşacak bir dil mümkün müdür?

Ben bu soruyu 'hem mümkün hem de zorunlu' biçiminde cevaplıyorum. Nasılını, daha sonraki yazılarda ele almaya çalışacağım. Devlet için tehdit oluşturma konusu ise bambaşka bağlamda tartışılmalıdır. Bu noktada aynaya bakması gerekenler devlet adına karşımıza çıkanlardır. Çünkü bu konunun vazgeçilmezi, adalet, özgürlük, eşitlik, barış gibi değerlerdir. Bu değerleri merkeze koyduğunuzda her türlü tutum, dil, tavır, politika kolayca süzgeçten geçirilebilir.