Basın, Muğlalı Paşa ve EMASYA

Ali Bayramoğlu
03 Şubat 2010

Bugün tekrar bakıldığı zaman ve iddianame gözden geçirildiğinde Şemdinli hadisesinin iç yüzü daha iyi anlaşılıyor. Dönemin Genelkurmay Başkanı'nın deyişiyle iyi çocukların o yerde "görev" yapmalarını sağlayan mekanizmanın adı EMASYA'ydı.

Bunu ortaya koyan Ferhat Sarıkaya hükümetten bazı kişilerin, örneğin Adalet Bakanı'nın, Özkökgillerin, yargıdaki Ergenekon kanadının ve Büyükanıtların işbirliğiyle bugün meslekten men edilmiş bir şekilde yaşıyor.

Susurluk ve Şemdinli gibi kara olayları aklama çabaları yaşanan değişim sancıları ve değişim çatışmasının parçalarını oluşturur.

Nitekim bu kara olayları tabiileştirmek, yasallığı devre dışı bırakmak, buna karşılık "devlet çıkarı ya da milli çıkar adına, içinde her tür gayri-meşruluğun at koşturduğu bir fayda anlayışını bayrak edinmek"; aslında statükoyu savunmanın, "değişim taleplerine karşı gerekçe arayıp, bu taleplere karşı mevzi oluşturmanın" bizzat kendisini ifade eder.

Direnç kaynağı çok olur...

Kimi gazeteciler de onların içinde yer alır...

O kimi gazeteciler, şimdi, "EMASYA dünün işi değil, hükümet neden bugün harekete geçiyor" diye soruyorlar.

Soru doğru ama eksik. Tamamlayalım: "EMASYA dünün işi değil", evet ama neden kimi gazeteler ve gazeteciler bildikleri halde bu konuyu örtbas edip, üzerine gitmediler.

Necdet Açan'a 2004 fişleme skandalı zamanında EMASYA Protokolü'nü gönderdiğimi hatırlıyorum, bana "Özkök bunu yayınlamaz..." dendiğini de...

Nitekim yayınlanmamıştı...

Ve EMASYA merkezli benzer bir dizi hadise yaşanmıştı, biz yazdık, başkaları da yazdı ama diğerleri örtbas etti...

Şimdi onların EMASYA hakkında uzun eleştirel yorumlar yazıp, sadece hükümeti sorgulamaları garip kaçıyor.

Vebalin altını çizelim...

***

30 Temmuz 1943...

İkisi askerden izine gelmiş otuz üç köylü, sırf ibret olsun diye, hiç kanıt ve yargılama olmadan sınırda elleri ve gözleri bağlanarak jandarma birlikleri tarafından kurşuna dizilir...

Olay kapatılır...

Tam beş yıl sonra, DP iktidara gelince mesele kurcalanmaya başlanır. Adalet, Savunma, İçişleri Bakanlıkları ile Genelkurmay Başkanlığı'ndan birer temsilciden oluşan bir komisyon kurulur. Komisyon olayı inceledikten, sorumlular ve tanıkları dinledikten sonra şu raporu yazar:

"1943 Temmuz'unda Üçüncü Ordu Müfettişi Orgeneral Mustafa Muğlalı Özalp ilçesine gelmiş, vali ile yargıç, vatandaşların, hududun öteki tarafındaki şahıslarla münasebette bulunarak emniyet ve asayişi ihlal etmekte olduklarından şikâyet etmişlerdir. Bu şikâyet üzerine Ordu Müfettişi, Tabur Komutanı Şükrü Tüter'e, 'bu adamları sana teslim edeceğim, icabına bakar, hepsini temizlersin' diye emir vermiş, bu emir üzerine (...) bu şahıslar (...) gözaltına alınmış, iki müfrezeye tefrik olunmuş ve Kukur deresinde elleri kolları bağlandıktan sonra üzerlerine makineli tüfekle ateş edilmek suretiyle öldürülmüşlerdir..."

Komisyon raporunun ardından 1949'da askeri mahkemede dava açılır.

Olayın yakın tanıklarının ifadeleri, infazı gerçekleştiren mangaların komutanlarının itirafları üzerine, Muğlalı Paşa, önce idam cezasına çarptırılır, ardından bu ceza 20 yıl hapse çevrilir.

Ancak Muğlalı cezaevine girmeden ölür.

Yargılanma esnasında suçlamaları uzun süre reddeden Muğlalı'nın, sonlara doğru, "Bu memur ve subaylara ben emir verdim, onların bir suçu yoktur..." demesi basında ve çeşitli çevrelerde, o günlerde "mertliğin doruğu" olarak tanımlanmıştır.

Ve Muğlalı zihinlerdeki "mağdur kahramanlar" arasında yerini almış; hatta bu, bir "sendrom" haline dönüştürülmüştür. Askerlerin çeşitli dönemlerde "sorunları çözeriz, ama Muğlalı Paşa olmak istemeyiz" dedikleri, fısıldanıp durmuştur.

Durum yıllarca böyle devam etmiştir, büyük gazetelerin köşelerinde Muğlalı kahramanlığı süregitmiştir...

Türkiye bugüne kadar askeri vesayet batağına bu kadar derin şekilde battıysa onların vebali gerçekten büyüktür...

EMASYA bir örnek, sadece...