“Cumhuriyet, Halk, Müzik” ve İktidar
Ezgi Sarıtaş
23 Ocak 2010
Milliyetçiliğin, ulus devlet projesinin, çağdaşlaşmanın içinde barındırdığı çelişkiler, belirsizlikler, salınımlar bugün de hayatımızın birer parçası. Sadece gündelik haberlerin karmaşasında değil, sokakta başımızı çevirdiğimizde karşımıza dikilen her bayrakta, ayağa kalkmaya zorlandığımız İstiklal Marşı'nda, nakaratına eşlik ettiğimiz sayısız türküde, kullandığımız özTürkçe kelimelerde akıp giden hayata durmadan sızıyor milliyetçi pratik ve söylemler. Bazen ince ince sızan, bazen hayatı alt üst ederek sarsan bu söylemlerin kurumsallaştıkları, kendi iç çelişkileriyle birlikte bugüne kadar taşınan bazı nüvelerini oluşturdukları dönemlere bakmak, bugünü anlamak açısından önemli. Özgür Balkılıç'ın “Cumhuriyet, Halk ve Müzik: Türkiye'de Müzik Reformu 1922-1952” adlı çalışması, bunu yaparken söylemin kurulduğu ve kurumsallaştığı en önemli alanlardan biri olan kültüre bakıyor. Geçtiğimiz Kasım ayında yayınlanan kitap, bahsi geçen tarihler arasında tanımlanmış olan Erken Cumhuriyet Dönemi'ndeki müzik politikalarını, halk müziğine yoğunlaşarak inceliyor.
Kitapta da belirtildiği gibi, milliyetçi söylemler ulusun diğer uluslardan farkını ispat etmeye çalışırlar; ve bunu yaparken, bu farkları icad ederler. Tarihi, foklorü kullanarak, varolan bir milli kimliği tanımladıklarını iddia ederler. Fakat “bir nesneyi, pratiği tarifleme, o nesneyi ya da pratiği inşa eder aynı zamanda... Milliyetçi söylemde gelenek, henüz nesne tarif edilirken icad edilir.” (Balkılıç, 2009: 153) Kültür, ulusal farklılıkların ve geleneğin icad edildiği alanların başat olanlarından bir tanesidir. Milliyetçi söylem, söylemsel olarak ulusun farklılığını koymakla kalmaz, çeşitli uluslaşma pratikleriyle kültürel alana müdahale ederek bu farklılığı yaratır da. Milliyetçi söylemin çağırdığı özne “halk”, uluslaştırılması/ dönüştürülmesi gereken nesnedir de aynı zamanda. Halk, milliyetçi söylemde çelişkili bir kavramdır. Bir yandan ulusun özüdür, saf, temiz, bozulmamış olandır; bir yandan da güvenilmez olan, eğitilmesi, düzeltilmesi gerekendir. Benzer biçimde halk kültürü de, ulusun kültürünün en “saf” haliyle bulunduğu yerdir, fakat bu “saflık”ın kurgusallığı onun tekrar tekrar üretilmesi gerekliliğini de beraberinde getirir.
Halk kültürü birçok örnekte milliyetçi politikaların merkezine oturtulmuştur. “Cumhuriyet, Halk ve Müzik” ise her örneğin özgüllükleri olduğuna dikkat çekerek, amacını, Erken Cumhuriyet Dönemi'nde halk kültürünün milli kimlik inşasındaki rolünü açıklamak olarak tanımlıyor. Erken Cumhuriyet Dönemi, 1922-52 yılları arasında tanımlanmış. Bu dönemde tanımlanan kültür, bir yandan “Türk” bir yandan “Batı” gibi medeniydi. Yeni kültürün inkâr etmesi gereken ötekisi ise Osmanlı olarak tanımlanmıştı. Bu formülasyonun müzikteki yansıması ise birebir olmuştur; milletin “öz” müziği ile Batı'nın modern müziği birleştirilecek, “bozuk, yabancı, geri” Osmanlı Geleneksel Müziği ise dışlanacaktır. Yaratılacak çağdaş Türk müziği, Batı müziğiyle Türklerin esas müziği olan halk müziği arasındaki bir sentezden doğacaktır. Fakat, Ziya Gökalp’a ve hatta öncesine kadar izleri sürebilecek olan bu sentez fikri, Batılı olma ile ulusal olma arasındaki çelişkiyi de içinde barındırır. “Erken Cumhuriyet Dönemi sentez anlayışında, bazen Batılılaşma ve sentez fikri ağır basar. ... Fakat bazen de yerel karakterler yüceltilir. Türk ulusunun özgüllüğüne vurgu yapılır.” (Balkılıç, 2009: 40)
Bu çelişki, Batı'da görülenin, “öz”de zaten mevcut olduğu söylenerek çözülmeye çalışılmıştır. Başka bir deyişle, Türkler “öz”ünde medeni bir ırktırlar, ama yabancıların – ki bu yabancılar sıklıkla Araplar olarak ifadesini bulan Doğu'dur – etkisiyle bir gerileme dönemine girmişlerdir. Şimdi ise “uyanış” ve “öz”e geri dönme vaktidir. Türkler, sadece medeni bir ırk olmakla kalmayıp, medeniyetin kaynağı bir ırktırlar da. Kitapta da değinilen Türk Tarih Tezi'ne göre, Türklerin anayurdu olan Orta Asya, aynı zamanda medeniyetin beşiğidir. Orta Asya'yla bağlantılandırılan Türk ırkının Anadolu'yla bağı, Anadolu'nun uzun bir süredir Türklerin coğrafyası olduğu ve Anadolu üzerindeki Hititler gibi eski medeniyetler de aslında Türk olduğu söylenerek kurulur. Amprik olarak yanlışlığının tartışılmasından öte Türk Tarih Tezi, dönemin milliyetçi söylemini göz önüne sermek anlamında oldukça anlamlı. Zaten devamında gelen kültürel ve dilsel reformlar ve Güneş Dil Teorisi gibi iddialar bu tezin yansımalarıdır. Folklor alanındaki yansımalarından birisi, gelişmişliğin, modernliğin ve Batılılaşmanın en önemli göstergelerinden biri olarak görülen çok sesli müziğin, halk müziğinde zaten var olduğu iddiasıdır. Pentatonizmin bahsi geçen dönemde çok sesli müziğin doğuşunda en önemli ölçek olarak anılması, Kemalist kadroları halk şarkılarında pentatonik öğelerin bulunmasına itmiştir. “Halk müziğinin pentatonik karakteri üzerine ortaya atılan iddialar açıkça, Türk Tarih Tezi'nin temel anlatısı ile yakından ilişkilidir. Tıpkı ulusal kimlik üzerine yapılmaya çalışıldığı gibi, halk müziğinin kökenleri de Orta Asya'ya taşınmaya çalışılır. ... Bu anlamda da halk şarkılarının müzikal kökenlerinin pentatonik ölçüye dayandığı ve buları keşfetmenin müzisyenler için ulusal bir görev olduğu iddia edilir.” (Balkılıç, 2009: 138) İddiaya göre saf halk müziğinde bulunan pentatonik öğeler, “yabancı” etkiler sonucu kaybolmaya yüz tutmuştur. Pentatonizmin öncüsü olan Türklerin kulağı çok sesli müziğe fıtraten yatkındır. Varolan kültürde iddialarının gerçekliğini bulamayan Kemalist kadrolar, “gizli pentatonik öğelerden” ve bunları “sezgisel olarak hissetmekten” bahsederler. İç çelişkilerini öze dair açıklamalarla çözmeye çalışan milliyetçi söylem, yansımasını bulamadığı alanlarda sezgisellikten bahsederek ulusun etrafında mitik bir hava yaratır. Ezeli ve ebedi ulus illa ki somut hayatta yansımalarını bulmak zorunda değildir; varlığı hissi bir düzeye taşınır.
Kitapta da vurgulandığı gibi, halk kültürü devingen, sabitlenmesi ve topyekün denetimi mümkün olmayan gündelik hayatın bir parçasıdır. Tam da bu nedenlerle, iktidar onu değişmez bir öze sabitlemeye çalışır. Bu öz ise, her türlü öz arayışında olduğu gibi, tanımlanamaz, muğlak bir kavramdır. İçeriğinin ne olduğu açık olmasa da, dışında bıraktıkları, ötekileştirdikleri açıktır. Halk müziğine yönelik kültür politikalarının, hangi folklorik öğeleri içine alıp, hangilerini dışladığını ve bunları yaparken milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinden nasıl beslendiğini kitapta görmekteyiz. Burada öne çıkan başlıklar, “saf” bir Türkçeye ulaşma arzusuyla dile yapılan düzeltmeler, lehçelerin ve ağızların değiştirilmesi, Türkçe dışındaki şarkıların ya toptan görmezden gelinmesi ya da Türkçeleştirilmesi, müstehcen bulunan içeriğin atılmasıdır. Özellikle Türkiye'de yaşayan diğer halkların şarkılarına (ve genel olarak kültürlerine) yönelik uygulamalar, Cumhuriyet'in inkar ve asimilasyon politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirilmelidir. Kürtçe, Lazca, Ermenice, Çerkesçe ve diğer birçok dildeki şarkıların Türkçeleştirilmiş hallerini dinledik, dinliyoruz. Bu şarkıların kendi dillerinde söylenmesi yıllarca yasaklandı, dillerinden vazgeçmeyen müzisyenler çeşitli yaptırımlarla karşılaştı, birçoğu Türkiye'yi terk etti. Kitapta da sık sık bahsi geçen, TRT'de uzun yıllar halk müziği programlarının direktörlüğünü yapan Muzaffer Sarısözen'in sözleri, resmi politikaların halkların kültürüne ve müziğine yıllarca nasıl yaklaştığını özetler niteliktedir: “Radyoda halk müziği programlarının en önemli amacı ise 'Türk halkı arasında ulusal birliği sağlamak'tır. (Sarısözen, 1944a)” (Balkılıç, 2009:168)
Halk müziğine yapılan müdahaleler dille sınırlı kalmamış, melodik müdahaleler de yapılmıştır. Bunlar, derlemelerdeki bilgi ve deneyim eksikliğinden, halk müziğinin hem müzikal hem de performatif açıdan sabitlenemez, notaya dökülemez olmasından kaynaklandığı gibi, yukarıda bahsi geçen çoksesliliği bulma ve yaratma arzusundan da kaynaklanır. Yine milliyetçi söylemin bir uzantısı olarak, icradaki farklı müzik enstrümanlar göz ardı edilmiş, bütün şarkılar Türklerin esas enstrümanı olduğu iddia edilen bağlamaya bağlanmıştır. Sonuç olarak, halk şarkıları standartlaştırılmıştır. “Lakin, halk şarkılarının belirli, standart bir icra tekniğinin olduğunu söylemek mümkün değildir; türkülerin en önemli özellikleri onların dinamik karakteridir. Türküler herhangi bir formel kalıba sığmazlar.” (s.172) Halk şarkıları ve sözlü kültür durmadan tekrar edilir, fakat her tekrarda dönüşür. Modernleşmenin getirdiği tekrarsa standartlaştırıcıdır. Bir tanesinde mekanik bir yerinde sayma, ötekisinde ise ileri gitme amacı gütmeden sarmallar çizen bir dönüşüm söz konusudur. Aslında tüm gündelik hayatımız, ilerlemenin mantığıyla tatsız bir tekrara indirgenmeye başladığından beri, şarkıyla, müzikle olan ilişkimiz kökten değişti. Devlet eliyle yürütülen politikalar ise, bu değişimin iktidar ilişkilerinin kurumsallaşmasıyla ilişkisini somutlaştırıyor. “Bu anlamda dönemin derlenmiş ve armonize edilmiş türküleri iktidarın yasaya bağlanmış müziğidir.” (Balkılıç, 2009: 106)
Kitapta altının çizildiği gibi, bu politikalar bir tutarlılık ve bütünlük göstermez. Bunun nedeni sadece kurumların ve kadroların acemilikleri ve fikir ayrılıkları değil, söylemin kendine içkin çelişkileridir de. Varolan ile idealleştirilen arasındaki yarık, bir yandan ulusal olanı vurgularken bir yandan evrenseli çağrımak, halkın kültürünün ulusal olanın özü olduğunu iddia ederken ona duyulan güvensizlik ve onu şekillendirme arzusu... Halk hem en yüce, en saf özellikleri barındıran, “yüksek seciyeli” bir varlık, hem de eğitilmesi, uygarlaştırılması gereken bir çocuktur Kemalist kadroların gözünde.
Müzik reformunun şekillenmesinde Kemalist halkçılık ve milliyetçilik ilkelerinin önemi kitapta vurgulanıyor. Bunlara ek olarak laiklik ilkesinin de önemi üzerinde durmakta yarar var. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının, buralardaki müzik pratikleri ve Osmanlı Klasik Müziği üzerindeki olumsuz etkisinden bahsedilmiş olmasına rağmen, müziğin törensel ve dini işlevlerinin müzik reformu tarafından dışlanmasının üzerinde durulmamış. Tıpkı Cumhuriyet'in diğer politikalarında olduğu gibi, milliyetçilik, halkçılıkla ve modernleşme arzusu ile beraber laiklik de, müzik reformunun kalın çizgilerini çizen öğelerden bir tanesi olmuştur.
Yukarıda dağınık bir biçimde değinilen mevzuları tartışan kitap, konuya hakim olmayan okuyucular için arka plan oluşturacak bir çok kaynaktan da yararlanmış ve bu kaynaklarda sürülen iddialar tartışılmış. Ayrıca birçok birinci el kaynak okuyucuya sunulmuş. Kitaptaki tartışmalar sadece erken Cumhuriyet dönemindeki müzik politikalarına ışık tutmakla kalmıyor. Bugün cebelleşmeye devam ettiğimiz Türk milliyetçiliğinin kaynaklarına, milliyetçi söylemin farklı tezahürlerine dair de önemli ipuçları sunuyor. Aydınlanmacı, ilerlemeci düşünüşün kültür alanındaki yansımalarını, müzikte Batılılaşma arayışları çerçevesinde inceliyor. Her ne kadar aydınlanmacı düşünüşün açık bir eleştirisi yapılmasa da, aydınlanmanın, kendisine de müdahale edilen gündelik hayatın yansıması olan halk kültürü üzerindeki yıkıcı etkileri irdeleniyor. Günümüzde de devamlılık gösteren “çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma” arzusunun, bu arzuyla gelen sürekli onaylanma ihtiyacının ve bunların yarattığı travmatik halin gerilimine dair sorular soruyor yazar. Kitap, tarihin asla kaçamayacağımız tek gerçeğimiz olduğu iddiası ile sonlanıyor. Ben de her tarih yazımının bir temsil, her temsilin de bir kurulum, bir icad olup olmadığı sorusunu sormak istiyorum.
Kitabın Künyesi:
Balkılıç, Özgür. Cumhuriyet, Halk ve Müzik: Türkiye'de Müzik Reformu 1922-1952. Ankara: Tan Kitabevi Yayınları, 2009.






